Bir diplomasi haberinde önce fotoğrafa bakıyoruz. Masanın biçimine, kimin kimin yanında oturduğuna, el sıkışmanın süresine anlam yüklüyoruz. Bunlar siyasetin işaretleri olabilir; fakat barışın kendisi değildir. Benim asıl merak ettiğim, fotoğraf çekildikten sonra masada kalan metindir: Kim neyi üstlendi, hangi tarihe kadar yapacak, yapmadığında bunu kim tespit edecek? Bu soruların cevabı yoksa diplomasi, ertelenmiş bir krizin zarif ambalajına dönüşebilir. Kamuoyu da başarıyı sonuçtan önce ilan ettiği için sonraki başarısızlığı açıklayacak kelime bulamaz.
Diplomasiyi savunmak, her görüşmeyi başarılı saymak anlamına gelmez. Tam tersine, diplomasiyi ciddiye alan kişinin ölçütleri daha sert olmalıdır. Savaşın alternatifi olarak sunduğumuz bir faaliyet, yalnızca iyi niyet cümleleriyle değerlendirilemez. Bir ambulansın geçişi, bir tutsağın ailesine kavuşması, bir limanın güvenli biçimde çalışması yahut yanlış anlaşılmayı önleyen bir iletişim hattının kurulması; büyük bir ortak bildiriden daha anlamlı bir ilerleme olabilir. Yeter ki sınırlı bir kazanıma, çözülmemiş bütün meseleleri örten bir zafer etiketi yapıştırmayalım.
Konuşmanın amacı anlaşmak kadar sınırları görmek
Birleşmiş Milletler Şartı’nın 33. maddesi, barışı tehlikeye düşürebilecek uyuşmazlıkların taraflarını müzakere, arabuluculuk, uzlaştırma, yargısal çözüm ve başka barışçı yollar aramaya yöneltir. Bu çerçeve, görüşmeyi bir nezaket gösterisi olmaktan çıkarıp uyuşmazlık yönetiminin temel araçlarından biri olarak tanımlar. Ancak madde, her masanın adil bir sonuç üreteceğine dair garanti vermez. Birleşmiş Milletler · 1945 ↗
Tam da burada iki ayrı işi birbirine karıştırıyoruz: İletişim kurmak ile karşı tarafın şartlarını kabul etmek. Bir devletin rakibiyle konuşması, o rakibin bütün iddialarını meşru bulduğu anlamına gelmez. Görüşme bazen anlaşma alanını bulur, bazen de anlaşmazlığın nerede derinleştiğini berraklaştırır. İkincisi de kıymetlidir; çünkü belirsizlik üzerine kurulan planların maliyeti yüksektir. Fakat konuşmanın sürmesi, karşı tarafın zaman kazanma stratejisine hizmet ediyorsa, takvim ve doğrulama ihtiyacı daha da büyür. Sabır ile sürüklenmek arasında somut bir ayrım yapmak gerekir.
Güç olmadan masa, masa olmadan güç
Bu görüşe karşı haklı bir itiraz var: Taraflardan biri sahada avantaj sağlayacağını düşünüyorsa neden uzlaşsın? Soruyu geçiştiremeyiz. Diplomasinin etkisi, tarafların seçenekleriyle bağlantılıdır. Ekonomik dayanıklılık, savunma kapasitesi, ortaklıklar ve iç siyasi destek pazarlığın zeminini etkiler. Ne var ki bu tespitten, baskıyı artırmanın her koşulda daha iyi anlaşma getireceği sonucunu çıkaramayız. Baskı, geri adım atmanın iç siyasi maliyetini de yükseltebilir. Karşı tarafa hiçbir çıkış yolu bırakmayan bir üstünlük söylemi, çözüm arayışını kilitleyebilir.
Benim savunduğum yaklaşım, gücü diplomasiye rakip bir gösteri olarak kullanmamak. Kapasite, belirli ve ulaşılabilir bir siyasi amaca bağlandığında anlam kazanır. Amaç her hafta değişiyorsa, en güçlü araç bile tutarlı bir sonuç üretmeyebilir. Örneğin öncelik sivillerin korunmasıysa, başarı ölçütünün yalnızca karşı tarafın kayıpları olması kendi içinde çelişkilidir. Öncelik kalıcı güvenlikse, kısa süreli sessizlik yeterli sayılamaz. Kamuoyu da yöneticilerden önce hedefi, sonra araçların bu hedefe nasıl hizmet ettiğini açıklamalarını istemelidir.
İmzanın altında bir uygulama düzeni olmalı
BM’nin 2012 tarihli etkili arabuluculuk rehberi; hazırlık, tarafların rızası, tarafsızlık, kapsayıcılık, ulusal sahiplenme ve anlaşmanın niteliğini birlikte ele alır. Rehberin benim açımdan önemli tarafı, arabuluculuğu yalnızca güçlü iki kişinin kişisel ilişkisine indirmemesidir. Sürecin tasarımı da en az görüşmeyi yapanların görünürlüğü kadar önemlidir. Birleşmiş Milletler · Haziran 2012 ↗
Buradan çıkardığım sonuç açık: Bir metnin güçlü olması için ihlalin tanımı, gözlem yöntemi ve anlaşmazlık çözüm kanalı belirli olmalıdır. Tarafların farklı yorumlayacağı muğlak bir cümle, imzayı kolaylaştırabilir; uygulamayı ise zorlaştırır. Bütün ayrıntıların ilk gün çözülebileceğini söylemiyorum. Kademeli anlaşmalar gerekli olabilir. Fakat hangi konunun bilerek ertelendiği, geçici düzenlemenin ne zaman değerlendirileceği ve bir sonraki aşamaya geçiş şartı yazılmalıdır. Belirsizliği yönetmek başka, belirsizliği başarı diye sunmak başkadır.
Sivillerin, yerel yönetimlerin ve meslek kuruluşlarının deneyimi de bu yüzden önem taşır. Suyu taşıyan hattın nereden geçtiğini bilmeyen bir düzenleme, kâğıt üzerinde kusursuz görünebilir. Yerinden edilmiş ailelerin barınma sorununu hesaba katmayan bir dönüş çağrısı, istatistikte ilerleme üretirken hayatta yeni bir kırılganlık yaratabilir. Bu, her toplumsal grubun aynı diplomatik masada bulunmasını zorunlu kılan basit bir reçete değildir. Kararların etkilediği insanların ihtiyaçlarının hangi mekanizmayla duyulacağını sormaktır. Temsilin yokluğu, uygulamanın kör noktası olmamalıdır.
Türkiye için itibarın ölçüsü
Türkiye açısından tartışmayı yalnızca kimin arabuluculuk teklif ettiği düzeyinde tutmak yetersiz. Ben, hangi girişimin hangi somut sorunu azalttığına bakılması gerektiğini düşünüyorum. Bir kanal açık tutuldu mu? Verilen sözlerin takibi yapıldı mı? İnsani ihtiyaçlarla güvenlik talepleri arasında uygulanabilir bir düzen kurulabildi mi? Bu sorular, diplomasinin değerini küçültmez; gündelik siyasi alkıştan korur. Başarıyı ölçülebilir hâle getirir ve farklı dönemlerdeki girişimleri aynı terazide değerlendirmemize imkân verir.
Bunun için süreklilik gerekir. Bilgi birikiminin kurumlarda tutulması, uzmanlığın korunması ve kamuoyuna verilen bilginin abartıdan arındırılması, uzun vadeli itibarın parçalarıdır. Her ayrıntının kamuya açıklanması mümkün olmayabilir; gizlilik bazen görüşmeyi korur. Ama gizlilik, sonucun değerlendirilmesini süresiz ertelemenin gerekçesi olmamalıdır. Bir girişimin başarıya ulaşmadığını söyleyebilmek de devlet ciddiyetinin parçasıdır. Hatalar görünmez kılındığında, sonraki girişim aynı zayıflıkları daha pahalı biçimde tekrarlar.
Diplomasiye ihtiyacımız var; çünkü karşılıklı bağımlılıklarla dolu bir dünyada hiçbir ülke bütün sonuçları tek başına belirleyemez. Fakat ihtiyacımız olan şey sonsuz toplantı değil, sorumluluğu belli bir süreçtir. Masanın kurulmasını önemseyelim, ama masadan kalkıldıktan sonra ne olduğunun peşini bırakmayalım. İtibar, büyük sözlerin sayısıyla değil, küçük görünen taahhütlerin bile yerine getirilebilmesiyle birikir. Bir anlaşmayı gerçekten savunmak istiyorsak, imzanın mürekkebi kurumadan uygulamanın hesabını sormaya başlamalıyız.